ACİL HASTALARA YARDIM VAKFI AMBULANS UYGULAMASI

Acil Hastalara Yardım Vaktfı

Yine yıllardan 1997… İlaç kampanyasının hemen ardından gelen yeni bir hizmet daha veriyordu Acil Hastalara Yardım Vakfı… Bazen önemli şeyler küçük ayrıntılarda gizleniyordu. Fakire, fukaraya, hastaya, engelliye yardım etmek için… Onların sağlık ve sosyal hayatlarını düzene koyabilmek için bir fırsattır belki de…

Yeter ki ilgililer bu konuya eğilsinler ve yardım elini uzatsınlar… Unutulmuş olmayı, ilgisiz kalınmayı kim sever ki? Allah’ın günü çok kardeşim… Yeter ki ömrün olsun… Sağlığın yerinde olsun… Biraz geçinebilecek maişetin olsun… İnsan daha ne ister ki şükretmekten başka…

Acil Hastalara Yardım Vakfı, yapılamayan bir hizmeti taşısın yardıma muhtaç insanına… Bir ilke imza atsın Başkanı Süleyman Doğan… O gün kararını vermişti.

Tabiri caizse; Hesabını, kitabını yapmış, alt yapı çalışmalarını tamamlamış ve günlerce düşündüğünü gerçekleştirmeye hazırlanıyordu. Zira bu önemli konuya o günlerde devlet bile el atmamıştı o güne kadar…

Acil Hastalara Yardım Vakfı Başkanı şöyle diyordu heyecanını saklamaya çalışırken… “Bence önemli olan Hz. Ömer’in buyurduğu gibi: “Bugün Allah için ne yaptın?” Diye düşünelim! Çevremize yararlı olup olmadığımızı, zamanımızı iyi kullanıp kullanmadığımızı bilmek zorundayız.

Karaya sabun, deliye öğüt neylesin? Özü bozuk olan şey, düzeltme çabalarıyla iyi duruma getirilemez. Herhangi bir şey bozuk ya da düzelmeyecek durumdaysa, ne kadar uğraşılırsa uğraşılsın yararı olmaz. Çünkü aksaklık baştan düzeltilmelidir.

Ey iki kardeş ya da bir ana ve babadan kardeş olanlar! Görüyorum ve izlenimlerine bakıyorum ki, dünya büyük olmasına rağmen neyi paylaşamıyorsunuz? Her zaman kara gün kararıp kalmaz ki... İnsanın sıkıntılı zamanı sürüp gitmez, arkasından keyifli günler de gelir.

Sevgiyi veya paylaşımı başka yerde arıyorsan bil ki: “Kar susuzluk gidermez, kavurga da karın doyurmaz”… Gerçek gereksemeler, avutucu, oyalayıcı şeylerle karşılanamaz. Geçici, oyalayıcı şeylerle büyük gereksinimler sağlanamaz. İnsanlar gerekli ihtiyaçları için zamanında kalıcı tedbirler almalıdırlar.

Allah geçinden versin! O meşhur son nefes gelir de sonsuz ayrılık başlarsa, o zaman dayanamazsın! Zira kara (kötü) haber tez duyulur. Hastalık, ölüm gibi kötü olaylar ya da başka felâket haberleri, bununla ilgili kimselerin kulağına çabuk yetişir.

Şu iletişimi güçlü çağda ölüm, kaza gibi kötü haberler eşe, dosta çok çabuk ulaştırılır, hemen duyurulur. Çünkü insanlar kötü haberlere karşı son derece duyarlıdır. Ağlamanın, sızlamanın, son pişmanlığın faydası yoktur.

Karga, kekliği taklit edeyim derken kendi yürüyüşünü şaşırmış! Gel hiç olmazsa etrafına gülünç olma! Doğallık özdedir, sözde değil… Karıncanın tek hedefi vardır o da önündeki kıştır. “Karıncadan ibret al, yazdan kışı hazırlar”. Demişler. O halde büyüklerini örnek al, hedefin sağlam olsun!

Hristiyanların Noel Babasını bilirsiniz. Çocuklar kendisine mektupla Noel için hangi hediyeyi istediklerini bildirirlermiş sonra da Noel Baba da ren geyiklerinin çektiği uçan kızağını hediyelerle

doldurur, evlere bacalardan girerek herkesin hediyesini dağıtırmış.

Sultanhanı’n da bir Fındık Emmi vardı. O da evlerin çöplüklerine bakarak kimin zengin kimin fakir olduğunu anlar sonra da gecenin ikisinde kapıların önüne yardım paketleri koyarmış. Bu 4. yüzyıl Hristiyan azizinin yaptığı gibi yani bacadan girip evin mahremiyetini görmezmiş.

Ancak biz istedik ki, Fındık Emmi misali öyle bir hizmet edelim ki, riya olmasın! Noel Babaları gibi değil, inançlarımızla davranıp mahremiyetlere halel gelmesin. Çaresizlere çam sakızı bir yardım olsun ama ilk defa yapılan bir şey olsun.

Acil Hastalara Yardım Vakfı olarak ambulans uygulamasını hizmete sunmak önemli bir adım olacaktır. Belki de devletimizin ufkunu açacak bir hizmetin yolunu aydınlatacaktır.” Diyordu.

Çok sürmedi ve tüm hazırlıklar tamamlandı. Alınan bu önemli karar uygulamaya geçti. Ambulans artık yollardaydı. Vakfa bir telefon kadar olan bu hizmet, Türkiye’nin her yerine veya yerinden gelen istekler, yerine getirilmeye başlandı.

Hastalar ambulansla alınıyor gideceği hastaneye kadar bırakılıyordu. Hastanın son durumunun neticesi alındıktan sonra oradan da iyileşmiş veya hasta olan birini alıp dönüyordu. Bu faaliyet tam iki yıl devam etmişti.

Acil Hastalara Yardım Vakfı Başkanı Süleyman Doğan: “Bizim bu uygulamamızdan iki yıl sonra 112 acille başlayan ambulans hizmeti verilince bizimde bu faaliyetimiz bitmiş oldu.” Dedi. Acil Hastalara Yardım Vakfı ve Başkanı Süleyman Doğan artık yeni hizmetler için kolları sıvamaya çalışıyordu.

Acil Hastalara Yardım Vakfı ve Başkanı Süleyman Doğan, hizmet ettiği kişilerle adeta akraba gibi olmuştu. Her dertlerine koşuyor, yorulmak, dinlenmek bilmiyordu. Bir çay molasında bu konuyu da şöyle açıklıyordu:

“Günümüzün en çok ihmal edilen, hatta hiç yokmuş gibi davranılan, değeri bilinmeyen bu iletişim akrabalık haklarıdır. Hani Rabbimiz: “Seni gözeteni ben de gözetirim. Seni keseni merhametimden mahrum bırakırım.” Buyurmuyor mu?

Hal bu kadar ciddi… Hatta Peygamberimiz şöyle hatırlatır bizlere: “Kim Allah’a ve ahret gününe inanıyorsa, akrabalarıyla alâkasını kesmesin.”  Şu etrafınızda yaşananlara bir bakın! Kime güveneceksin, kime inanacaksın! Akrabalar bize iyi davranmasa da biz, bize düşeni yapmak zorundayız.

Üç-beş akraba birbirine yanlış yapmış diye, “akrabanın yaptığını akrep yapmaz” diyemeyiz. O yanlış yapanları bağlar, herkesi değil… Sen iyi olursan akrabanda sana karşı iyi olur. Sen yanlış yaparsan onlarda sana yanlış yapar. İş bu kadar basit…

Akraba bağının ehemmiyeti, tamamen inancımızdan kaynaklanır. İnananlar, bu işe ehemmiyet verir. İnanmayanlarda akraba ilişkisine rastlamak ne kadar gerçekçidir? Enes bin Malik (ra)’den rivayetle:

"Kimi, rızkının bereketlenmesi, ömrünün uzaması kendisini sevindirirse, o kimse sıla-ı rahim yapsın!" Buyurmuyor mu efendimiz?

Aslında bu bir müjdedir bizler için… Akrabalık bağı, imanın kurtulması için çok ciddi bir vesiledir. Ne mutlu bu vesileyi değerlendirenlere! Adamın biri Allah Resulü’ne gelerek: “Yâ Resulallah, beni cennete götürecek, cehennemden uzaklaştıracak amelleri bana bildirir misin?” Diye sorar.

Efendimiz buyururlar ki; “Allah’a hiç bir şeyi ortak koşmaz, sırf O’na kulluk edersin; namazını kılar, orucunu tutarsın ve akrabalık bağlarını gözetirsin.” Diye de karşılık alır.

Evet, bizler sağlam inanıyorsak, inandığımız şeylerin bizleri Ahrette kurtaracak biricik garanti olduğunu düşünüyorsak, bunları rahatlıkla kabul edecek birileri vardır: onlar da en yakınlarımız olan akrabalarımızdır.

Dinimizin akraba hakkını vurgulaması, çok büyük bir hakikat olmalı ki, Bizans Kralı Herakliyus, Ebu Süfyan’a “Bu inkâr ettiğiniz peygamber neyi emrediyor? Diye sorduğunda o, tevhit inancı, namaz gibi temel rükünleri sıraladıktan sonra, ‘akrabalara iyiliği emrediyor’ diyordu.

Maalesef şu televizyon ve internete verdiğimiz önemin yüzde birini akrabamıza gösterebilseydik. Televizyondaki bir ailenin dram haberine üzüldüğümüz kadar yakınlarımızın sıkıntılarına da eğilebilseydik. Onlara destek olabilseydik! Manen de olsa ilgilenebilseydik!

Peygamberimize bir adam gelir ve sohbet etmeye en layık insanın kim olduğunu sorar. Efendimiz, üç defa annen dedikten sonra, “baban ve sonra da derecesine göre diğer yakınlarındır. Gerçekten akraba hakkını gözeten kimse, akrabaları kendisiyle bağlarını kesmeye çalıştıkları halde onlarla olan alâkasını devam ettirendir.” Buyurur.

Abdullah bin Mesud, sabah namazından sonra halktan oluşan halka içinde şunları söylüyordu: “Allah aşkına, içinizde yakınlarıyla alâkasını kesen varsa yanımızdan uzaklaşsın. Biz, Rabbimize dua etmek istiyoruz. Hâlbuki gök kapıları, yakınlarıyla alâkasını kesenlerin yüzlerine kapatılmıştır.” 

Diyerek sözlerini tamamlıyordu Acil Hastalara Yardım Vakfı Başkanı Süleyman Doğan… Ama anlatacakları bununla da sınırlı değildi.  Şöyle devam ediyordu:

“Yardım bir basiret işidir ve herkese nasıp olmaz. Hayatın içinde öyle olaylar olur ki, bakarsınız duyarsız kalmıştır veya meseleyi anlamakta zorlanan basiretsiz birçok kişiyle karşılaşırsınız. Defalarca anlatırsınız ama ya anlamak istemez ya da bir türlü anlayamaz.

Misali hikâyemizde efendim! Bir gün 4. Murat Sadrazamıyla birlikte tebdil-i kıyafet gezerken bir deri dükkânın önünde dururlar. Dükkân son derece kötü bir durumdadır ve dericinin hali ise içler acısıdır. İhtiyar derici sandalyesini çekmiş dükkânın önünde oturmaktadır.

Padişah: “Selamün Aleyküm derici” der. Derici şöyle gelenlere göz atar ve hemen toparlanarak:

- Aleyküm Selam Ya Cihan-ı Serdar…

- Yazı Kışa hiç katmadın mı?

- Kattım ama hiç bir şey tutturamadım.

- Peki, geceleri hiç çalışmadın mı?

- Çalıştım ama el aldı…

- Peki, sana bir kaz göndersem yolar mısın?

- Yolarım, hem de hiç bağırtmadan…

Padişah dericinin yanından ayrılarak saraya döner. Sadrazam dayanamaz. Haşmetlim der derici ile yaptığınız konuşmadan hiçbir şey anlamadım!

Padişah kızar Sadrazama dönerek: “Sen nasıl sadrazamsın? Ne demek bir şey anlamadım? Derhal o dericinin yanına gideceksin ve ne konuştuğumuzu anlayacaksın. Eğer anlamazsan tez zamanda kelleni vurdururum! Der.

Korkuya kapılan sadrazam soluğu dericinin yanında alır. Derici sadrazamın koşarak geldiğini görünce doğrularak: “Hoş geldin!” Der. Sadrazam: “Çabuk bana Padişahla ne konuştuğunuzu anlat!” Diye sorunca Derici: “Anlatırım ama bir kese altın vereceksin!” Der.

Sadrazam kelle korkusuyla kabul eder ve sorar: “Söyle bakalım gelenin padişah olduğunu nasıl anladın?” Deyince Derici: “Padişah kılık değiştirmişti ama yeleğini değiştirmeyi herhalde unuttu üzerinde öyle kıymetli deriden yapılmış bir yelek vardı ki o yeleği ancak padişahlar giyebilirdi.”

 “Peki, yazı kış katmadın mı ne demek?” diye sorar Sadrazam… Derici: “Anlatırım ama bir kese altın daha vereceksin!” Der tekrar. Sadrazam mecburen kabul eder. Bu kez Derici: “Padişah yazı kışa katmadın diye sordu yani yaz kış çalışıp kazanmadın mı ki sen ve dükkânın bu haldesiniz dedi bende çalıştım ama hiçbir şey tutturamadım dedim!”

 “Peki, geceleri hiç çalışmadın mı? Diye sordu Padişah… Bu ne demek?” “Anlatırım ama bir kese altın daha vereceksin!” Sadrazam biraz da kızarak yine kabul etmek zorunda kalınca Derici: “Yani padişah geceleri çalışıp çocuk filan yapmadın mı özellikle oğlun yok muydu sana yardım edecek demek istedi. Bende yaptım ama oğlum olmadı kızlarım oldu onları da elin oğlu aldı dedim…”

 “Peki” der Sadrazam: “Padişah sana bir kaz yollasam yolar mısın dedi o ne demek?” İhtiyar derici elindeki altın keselerini şöyle hafifçe havaya atıp tuttuktan sonra: “Eeeee... Onu da artık sen anla sadrazamım.” Der.

Evet, hikâyemiz burada bitti, bitmesine de sanırım buradan ne demek istediğimizi anlatabildik!” Diyerek gülümsüyordu Başkan Süleyman Doğan… Bir an duraksadı sonra hüzünlendi. Kendisine soru sorulmasına fırsat vermeden devam etti:

“Sevdiklerimiz, arkadaşlarımız olması gerekmiyor acılara, üzüntülere ortak olmak için. Tamamen yabancı, tamamen bir başkası olsa da eğer üzüntüsü varsa; eğer zor bir durumdaysa onunla birlikte üzülmek değilse bile içinde bulunduğu hali anlayıp; sorgulayıcı ve meraklı gözlerle bakmak yerine gönülden iyi dileklerde bulunmak en iyisi değil mi sizce de?

 

Tamamen kalpten gelen minicik bir dua belki de en hayırlısı… Biliyor musunuz nasıl olduğu, ne olduğu, detayları o kadar da önemli değil. Çünkü insanlar o zor şartların içinde mücadele ederken duyguları hassas ve kırılgan bir haldedir. İnanın onlara soracağınız ‘’nasılsın?’’ sorusu bile bazen ağır gelir taşıyamaz.

 

Soru sormadan, detaylarını merak etmeden, tüm yaşadıklarını kendisini hazır hissettiği bir zamanda anlatabileceği güvenini vererek o kişilerin yanında olabilmek lazım. Yoksa kendi merakımızı gidermek için değil. Ne olmuş, nasıl olmuş, neden olmuş? Bizi zerre kadar ilgilendirmemeli.

 

Oysaki bizler merakla, kuşkuyla, hatta ne acıdır ki bazen de hak ettiğine inanarak yaklaşırız yanlarına. Onların zor durumuna, gözyaşlarına "iyi ki benim başıma gelmedi" diyerek bencilce bir duyguyla sevinmek; hatta "hak etmişti çoktan, dersini alsın bakalım" deyip iç geçirmek… Bize hiç yakışıyor mu?

 

Hayat farklı, hayat şaşırtıcı, hayat bazen çok sert, bazen çok acımasız ve hiç kimse dışarıdan göründüğü gibi değil inanın buna. Hiç aklımıza gelmeyen insanların bile öylesine farklı dertleri, sorunları, hayat mücadeleleri var ki…

 

O nedenle insanları yargılamadan, onlar hakkında kesin hükümlere varıp deyim yerindeyse biletlerini kesmeden önce düşünmek lazım. Biraz daha duyarlı olabilmek lazım… Birinin canı yanmaya görsün; hemen yanı başında bitiverir, yorum yapmadan, akıl vermeden de geri durmayız.

 

Üstelik farkında olmadan verdiğimiz daha da kötü örneklerle insanları üzüntünün dibine dibine çekeriz. Peki neden? Duyarsız olduğumuz, aldırmazlığımız, düşüncesizliğimiz yüzünden mi? Aslında hiçbir değil...

 

Kabul etmek gerekirse milletçe tüm bunlardan çok daha baskın bir merhamet duygumuz var ama onu da yerinde ve zamanında kullanamıyoruz galiba… Unutmamak gerek ki hayatın ne göstereceği, yarın hangimize neler olacağı hiç belli değil.

 

Tıpkı John Lennon’un söylediği gibi "Yaşam, sen başka planlar yaparken olan şeydir." O nedenle gelin başkalarının acılarına sevinmeyelim, yapabiliyorsak sessizce yanlarında; başaramıyorsak uzaklarında kalmayı bilelim.

 

İnsanların içinde bulundukları durumlar nedeniyle kaybettiklerini bir de biz yüzlerine çarpmayalım ve ne olursa olsun saygımızı koruyalım. Bir başkası ağlarken gülen insanlardan uzak kalmak bence en iyisidir… Bir de ne çocuğunuzu ne de fukarayı asla küçümsemeyin!

 

Elbette bu konuda uzman olan kişiler daha iyi bilirler ve velileri her zaman yönlendirebilirler. Onlara kulak vermek gerek… Bize düşen görev sadece bu ama tecrübelerimize dayanarak bazı gerçekleri çok rahat gözlemleyebiliriz.

 

Şayet yardım edecekseniz, anlamadığı veya anlayamadığı noktalarda izahlar getirin! Çocuğun kolay anlayabileceği örneklemeler yapın. Gerekirse elinden tutup çizgi çekmesine yardımcı olun ama “Bak! Ben ne kadar doğru çizgi çekiyorum!” Diye çizgiyi çekip de övünmeyin!

 

Çocuğunuzu zaman zaman kütüphanelere götürün! Alışkanlık haline getirsin kütüphaneleri… Ödevini yaptıracak bir ağabey veya abla aramasın! Araştırmacı olsun! Daha üst sınıflarda okuyan çocuğunuzu asla yalnız bırakmayın!

 

Kimlerle arkadaşlık ediyor, nerelere takılıyor gözlemleyin! Belki farkındasınız ama ben yine de söyleyeyim! Daha bu yaşlarda, insanlıktan nasibini alamamış çıkarcı çevreler, çocukları önce şekerle kandırıp uyuşturucuya alıştırıyorlar. Hem de yine çocukları kullanarak…

 

Çağımızın en büyük problemi belki de bu… Daha sonra da sırayı internet oyunları alıyor bana göre. Bu oyunlar beyni öylesine tembelleştiriyor ki, sıra ders çalışmaya geldi mi, beyin iflas ediyor. Evet, çocukla ne kadar çok ilgilenilirse, hem idarecilere ve hem de emniyete bir o kadar yardımcı olunur.

 

Acil Hastalara Yardım Vakfı ve Başkanı Süleyman Doğan’ın vakıf hizmetleri ve bir başka sohbeti için veda anı gelmişti.

 

Selam ve dua ile…